Prinet_-_Kreutzer_Sonata_

2014’ü yeni selamladığımız  şu günlerde geçtiğimiz senenin sonunda okuduğum en etkileyici eserlerden biri olan Kreutzer Sonatı’ndan bahsetmeden edemeyeceğim. Eser hakkında okuyucular tarafından iki duruş söz konusu; sonatı çoktan özümsemiş ve daha sonra eseri okuyanlar ile tam tersi durumu yaşayanlar. Açıkçası ben önce eseri okudum ve daha sonra yeterince Beethoven tarafının güzelliğini kavramış oldum.

1803’te Beethoven tarafından bestelenen sonat, 1889 yılında Tolstoy’un kaleminden iç burkucu ve insan hallerini sorgulattıracak türden bir roman olarak karşımıza çıkıyor. Kreutzer olarak anılan sonatın ise aslen adı Bridgetower olacakmış orası da ayrı bir mesele. 1803’te bir keman virtüözü olan George Brigdetower ile Beethoven’ın dostluğu başlar ve birlikte çalınabilecek bir sonata Beethoven tarafından imza atılır. Bir arada başarılı bir ilk performans sergiledikten sonra ikili kutlama amaçlı içki içmeye dışarı çıkarlar. Burada Bridgetower tarafından Beethoven’ın değer verdiği/yakını olan bir hanıma uygunsuz laf edilmesi, bir anda dolmamış bardağın taşmasına yol açar. Bu olaydan sonra Beethoven  Bridgetower’a itfahen yazdığı sonatın adresini değiştirir. En iyi keman virtüözünün Rudolphe Kreutzer olduğunu söyleyerek sonatı ona ithaf ettiğini açıklar. İşler buradan sonra daha da ilginç bir hal alır; çünkü Kreutzer bu sonatın çalınamaz olduğunu söyler ve ‘bir’ kez bile insanlar içinde çalmaz. Halbuki gerçekleştirilen ilk performans dillere destan haliyle akıllarda yer almıştır; fakat en nihayetinde sonat tarihe Kreutzer adı ile geçmiş olur.

Tolstoy oluşturduğu duygulardan dolayı belli ki sonatı göz ardı etmedi ve üstüne bir roman yazdı. 19.yy’ın sonuna tekabül eden bu eser kadın ve erkek ilişkilerini irdeliyor, emin olun pek değişen duygu ve senaryolardan bahsetmiyor. İnsanoğlu hala aynı duyguların peşinden sürüklenerek aynı hataları yapabiliyor (MERHABA 2014’teyiz). Gece yolculuğu olarak başlayan seyahatimizde aynı vagonda bulunan kadın ve erkeklerin sohbet etmesi ve hafif tartışmasıyla başlayan olaylar bizi asıl kahramanımızın evliliğine götürüyor. Kadın ve erkeğin evliliğe, aşka olan farklı bakış açıları ele alınırken bir yandan da kontrol edilip törpülenemeyen duygular devreye giriyor. Baş kahraman Pozdnişev’in kıskançlık dugusuyla başlayıp karısını öldürmesine uzanan  kendi ağzından dinlediğimiz hikaye, aslında ne kadar gelişebildiğimizin soru ve cevabını, toplum yapısı ve psikoloji üstüne çözümlemeler barındırmakta. Hayvansal içgüdülerden kaçınılmadığına, yeryüzündeki her şeyin kadınlar için olduğuna, evlilikten sonra sadece üreme amaçlı cinsel ilişkiye girilmesi başlıklar altındaki besleyici ara başlıklar. Elbette eser içinde dine dayalı görüşler de mevcuttur; Tolstoy olunca din kısmından pek kaçış olamıyor. Kendisi kadın ve erkek arasındaki bağın Tanrı’dan çok uzak olduğunu dile getirir.

Dediğim gibi tren yolculuğunda geçen romana ‘bekarlar okumasın, evlenemezler’ gibi yorumlar olsa da kesinlikle okunulması gerekildiğine inanıyorum.  Basıldığı her ülkede zamanında olay yaratan ve sansürlenen bir eser herkeste biraz merak uyandırır! Daha sonra Tolstoy’un eseri üzerine yaptığı açıklama ve düşüncelerinin arkasında durduğu söylemler de kitabın sonunda yer alıyor Can Yayınları basımında. Sonatı dilerseniz önceden dinleyin, okuduktan sonra nasılsa bir kaç kez daha dinlemek isteyeceksiniz. Tavsiyem ise kendinize kopkoyu (mümkünse zehir gibi) bir çay yapıp gece yarısı bu kitaba başlayıp bir seferde bitirmeniz yönünde olur. Böylece tamamen eş zamanlı olmasa da, hikayenin içine çok daha rahatça girebilirsiniz.

Not: Eserde piyanoda Pozdnişev’in eşi ve kemanda ise onu aldattığına inandığı karakter yer almaktadır.

”Prestodan sonra çekici ama orijinal olmayan andanteyi çaldılar….ve sonunda finali, ki gerçekten zayıftı. ….. Sonra bir kaç kısa  bis çalındı talep üzerine. Hepsi hoş parçalar olmakla birlikte hiç birisi bende prestonun uyandırdığı etkinin onda birini uyandırmadı.  Hepsi prestonun bıraktığı etkiden süzülerek geldiler. Bütün gece neşeli ve canlı hissettim kendimi.  Eşime gelince, onu o gece göründüğü gibi hiç görmemiştim. Işıltılı gözleri, sakinliği, çalarkenki ifadesinin çekiciliği, ve akıp giden kalite , bitirdikten sonra dudaklarındaki zayıf, acılı ama mutlu tebessüm – Bütün bunları gördüm, ama önemli bir anlam vermedim benim hissettiklerimle aynı duyguları deneyimlediğini,  ve benim gibi, yeni ve alışkın olmadığı heyecanları keşfettiği veya belki aslında anımsadığını zannetmenin dışında. Gece memnuniyet verici olarak sona erdi, ve herkes eve gitti.”